7 Haziran 1982...
Eşber Yağmurdereli, Sinop zindanlarındadır...
"İnsansız" geçen yedi uzun yıl çoktan başlamıştır. Ama neyse ki canlı(!) vardır yanıbaşında; Sinop kalesinin fareleri, akrepleri... Yıllar boyunca, ne oğlundan, dostlarından gelen mektupları okuyabilmiş, ne de ülkede yaşananlardan haberi olmuştur Yağmurdereli'nin. Korktuğu tek şey vardır; Akrep.. Çünkü, akrep, zalim ve zehirlidir.. Görmeyen göz, zalimin zulmünü, zehirini nasıl farketsin? ... Bir defasında bu korkusunu hapishanenin doktoruyla paylaşmak ister... Doktor, "Neyin var"diye sorar.. "Akrep"der... Doktordan bir soru daha gelir; "Soktu mu?" "Hayır ama..."diyecek olur.. Doktor teşhisi koyar.. "Üç senedir buradayım, hiç akrep sokmasından vaka gelmedi, demek ki zararsızlar!"
8 Haziran...
Sinop Kalesi'nde öğle sonrası... Eşber'e bir komşu gelir. Adı Şahabettin Ovalı'dır... İsyan eder, gardiyanlara kızar 26 yaşındaki Şahabettin. Ama hücrededir artık.. Yağmurdereli, "Hoş geldin ve geçmiş olsun!" diye söz açar komşusuyla... Ve gelenektir mapushanelerde; neden, niçin?.. Şahabettin konuşmaya başlar:.
Altı yıldır cezaevindedir Balıkesirli Şahabettin... Balikesir, Samsun derken, Sinop'a getirilmiştir artık... Ve "Hocam" diye seslendiği komşusuna, tutukluluğunun, hükümlülüğünün nedenini bir bir anlatır.. "Ben bir idam aldım kesinleşti. Balıkesir'de, bizim köyde, kan davasından.. Cahillik işte.. Çok gençtim. Bir de suç ortağım var firarda.. Ceza aldığım davada bir ölü daha vardı. Olay aynı olay. Şimdi o ölüden dolayı da dava açıldı.. O davadan da tutukluyum. Mahkeme devam ediyor. Savcıyla konuştum, 'İki olay içiçe olduğundan idam işi bu davanın neticesini bekler!'dedi.." Şahabettin, kendi hikayesini bir çırpıda anlattıktan sonra, sıra, "Hoca"ya gelmiştir... "Ya senin?, anlat hele senin dava nedir?" Yağmurdereli, "Bilmem benimki de öyle bir şey işte!" der ve kısa keser. Havalandırmaya çıktığında anlatacaktır.. "Böyle hücreden hücreye konuşmak zor oluyor, sohbetin öyle tadı da yok!"

Bu yazı Nebil ÖZGENTÜRK ün bir yazısından alıntı.

M.Ö 2000 Yılında Gaskalılar tarafından kale olarak yaptırılmış.1214 Yılında Selçuklular zamanında tersane olarak kullanılmış ve son olarak 1568 de ceza evi olarak kullanılmaya başlamış. Dillere destan olan bu cezaevinde kimler yatmamış ki;, Mustafa Suphi, Sebahattin ALİ, Burhan FELEK hatta bir söylentiye göre Nazım HİKMET.
Sebahattin ALİ "Aldırma gönül" ü -hani artık duvarları yalamasa da dalgalar - "dışarda deli dalgalar /gelir duvarları yalar /bu sesler seni oyalar/ aldırma gönül aldırma" diye burada yazmış
1997 yılında boşaltıldı ve adalet bakanlığından kültür bakanlığı devraldı. Aslına uygun olarak restore edilecek . Geçenlerde cezaevini içim ürpererek gezdim. Halka açmışlardı. Geniş bir mekana kurulu ve harabe görüntüsünde Koğuşlar ,hücreler ,havalandırma alanları ve küçücük hücreler..Bütün duvarlarına acılar ve çığlıklar sinmiş sanki.Ve sanki hiç gülünmemiş burda.Aklım almadı. Ne korkunç bir yerdi orası öyle .Yatacağın yıllardan değil rutubette çürümekten korkuyor insan. Gezerken bakımsız ve pisti .Birileri yaşamış orda izleri var. Burda alıkonanlar da İnsandı düşüncesinden ürktüm. Nebil ÖZGENTÜRK ün yukarda yazısında geçen O doktor un odasını da gördüm. Akrep görmedim ama ...Eee 3 yıldır havalandırılıyordu daha rutubeti tam gitmemiş ama akrepler terketmiş anlaşılan.
Ayhan OZKAN